DOLAR 7,3424
EURO 8,6458
ALTIN 479,712
BIST 1066,17
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 31°C
Parçalı Bulutlu

Bıraktığımız kadar özgürüz…

16.06.2020
641
A+
A-

İzleyenleriniz hatırlayacaktır; Mandıra Filozofu filminin ikinci bölümünde, mutfak personeli olarak çalışan filozofumuz ile çalıştığı şirketin sahibi Genel Müdür beyefendi arasında bir görüşme geçer.

Genel Müdür’e göre kendisi tüm çalışanlarına göre daha özgürdür, istediği tüm maddi imkanlara sahiptir, isteklerini ertelemeden ve şirket içinde istediği gibi hareket edip istediği kararı alabilir. Ancak kahramanın, “Siz gerçekten özgür müsünüz” sorusuna “Tabi ki özgürüm” diye gönül rahatlığıyla cevap verir.

“Peki hadi şimdi her şeyi olduğu gibi bırakıp istifa edin” dediğinde, aslında o kadar da özgür olmadığını anlar. Üstüne “Bırakabiliyorsan özgürsündür” dediğinde ise aslında ne kadar ağır bir yük altında olduğunu ve hatta düzenin tutsağı olduğunu anlar.

Hayatta her ne kadar özgür olduğumuzu düşünsek de, bilinç altımıza işlemiş pek çok kalıp nedeniyle; o çok sevdiğimiz elbiseyi çok kısa diye almayışımız, uzun süredir istediğimiz kediyi tüy döker diye sürekli ertelememiz, biraz daha rahat imkânlara sahip olmak için hakarete varan seviyede tutum sergileyen patronlara katlanmamız, bilmem kaç yıldır hiç giymediğimiz halde kilo verince giyerim diye sakladığımız giysilerimiz vb pek çok tutunduğumuz ve karar veremediğimiz durum yaşıyoruz. Bu konuyu daha iyi anlatabilmek için, şimdiye kadar okuduğum; içinde en etkin bağlılık tanımlarının ve uygulamaların olduğu bir kitaptan alıntılar yapmak istiyorum.

Dört Anlaşma kitabının yazarı Don Miguel Ruiz’in bu sefer oğlunun kaleme aldığı “Bağlanmanın Beş Seviyesi” kitabında farklı bağlanma seviyelerini ve Toltek bilgeliği ile bu seviyeler arasında nasıl kolayca geçiş yaparak özgürleşebileceğimiz konusunda bize yol gösteriyor. Ruiz Jr.’a göre bakış açımız gerçekliğimizi yaratır. İnançlarımıza takılıp kalırsak gerçekliğimiz katılaşır, durağanlaşır, ezici bir hale gelir. Onlardan özgür olma seçeneğini göremez olduğumuzdan bağlılıklarımıza mahkum hale geliriz. Bu bağlanmanın seviyelerini yaygın olduğundan futbol maçı izlemeye verilen önem ile ele almış..

*İlk seviye: Öz Benlik

Futbol seyretmek için herhangi bir maça gidiyorsunuz ve sadece futbol sevdiğiniz bir spor dalı olduğunu, taraf tutmadığınızı ve oynanan oyunun seviyesi ne olursa olsun her dakikasını keyifle izliyorsunuz. Oyunu sadece kendisi için seviyorsunuz ve oyun bitince çıkıp hayatınıza devam ediyorsunuz. Olaya tamamen kendi kontrolünüzde girip istediğiniz zaman çıkıyorsunuz.

*İkinci seviye :Tercih

Bir maça gidiyorsunuz, bu sefer takımınız belli ve takıma tesadüfi seçimlerinizle kendiniz karar veriyorsunuz. Bir tercih yaptığınız için kendinizi biraz daha vermenin duygusal iniş çıkışları ile oyunun heyecanı sizi sarıyor. Takım tutmanıza rağmen diğer takıma karşı değilsiniz. Stattan ayrılırken hepsini geride bırakabiliyorsunuz. Sadece yaşamımıza renk katan bir yenme yenilme hikayesi yaratıyor ve bunu ne sizle ne de yaşadığınız çevreyle ilişkilendirmiyorsunuz. Takım hikayesi veya çevrenizle geçici bir ilişki kuruyorsunuz ve sonrasında çok güzeldi deyip bağı çözüyorsunuz.

*3. Seviye: Kimlik

Bu sefer ateşli bir takım taraftarı olarak maça gidiyorsunuz. Renklere gönül vermişsiniz ve maç bittiğinde duygusal olarak etkilenmektesiniz. En çok kendi takımınızı izlemekten keyif alıyorsunuz, takımınız yense de yenilse de karakterinizi maç sonrasında da etkilemiyor. Arada iniş çıkışlar, hayal kırıklığı ve sevinç yaratsa da, öz benliğiniz hala bu sonuçlara bağlanmaz ve takımınızın performansı kendinizi kabul etmenin bir koşulu olmayacaktır. Karşı takımdan biri ile karşılaştığınızda tebrik edebilir ve bir şeyler içmeye gidebilirsiniz. Bu kültür ve bu takım kimliğinizin ufak bir parçası olmuştur. Takımınız maçı kaybettiğinde kötü bir iş günü geçirebilir ve hatta iyi şeyler bile olsa kendinizi kederli hissedebilirsiniz. Etkisi ne olursa olsun, bu bağlılığınızın kişiğinizi, toplumsal maskenizi değiştirmesine izin vermişsinizdir.

*4. Seviye: İçselleştirme

Artık bu seviyede tuttuğunuz takım kişiliğinizin bir parçasına dönüşmüştür. Zafer veya yenilgi artık sizin hikayenizdir. Karşı takım sizi yendiği için sinirlenirsiniz, hatta yenilgiye kendiniz mazeret bile bulmaya çalışırsınız. Öyle ki takım ile ilgili yapılan tüm olumlu yorumları da kendinize yapılmış gibi alırsınız. Bu noktadan sonra kendi kurallarınızı koymaya başlar ve size katılmayanların da yanlış olduğuna inanırsınız. İnancın kimlik olmak yerine içselleşmeye başladığı nokta da burasıdır. Bağlılık öyle derinleşmiştir ki, kendini kabulün bir şartı olmuştur. Sadece sevdiklerinize değil, günlük hayatta birlikte olduklarınıza da dayatmaya başlarsınız.

*5.Seviye: Fanatizm

Bu seviye, takımınıza tapma ve hatta damarınızda renklerini taşıma noktasına kadar gelme durumudur. Karşı takım taraftarları düşmandır ve sizin egemenliğiniz için boyun eğdirilmeli ve fethedilmelidir. Bu aşamada siz ve bağınız arasında hiç fark kalmamıştır. Herhangi bir şeyi takımınıza duyduğunuz aşkı anlamayan birinin bakış açısından görmeniz mümkün değildir. Farklı baksanız bile, kendi bakış açınızdan kendinizi hain gibi görmenize yol açar. İnandığınız şey için savaşmaya hazırsınızdır ve inancınız artık yaşamınızın önüne geçmiştir. Artık oyun ve futbol bile önemsizdir ve hatta takım sembolü ve renkleri kendi hayatınızdan ve başkalarınkinden bile daha önemlidir. Bazen öyle ileri seviyeye ulaşır ki, birilerine veya kendinize ölüme sebebiyet verecek seviyede zarar verir hale gelebilirsiniz. Hele konunun din, siyaset, politika ve cinsellik olması durumlarında şiddete eğilimin daha da arttığını görürsünüz. Bu artık; canlı bombaların kendini patlatıp masumları yok ettiği veya ya benimsin ya da kara toprağınsın noktasına kadar gidebilir.

Yukarıda anlatılan bağlanmanın beş seviyesi, bilginin her türü için geçerlidir. Tüm bu seviyeleri kendimizi daha iyi tanımak, gerçeğe ulaşmada önümüzde engel olan etmenleri görmek ve potansiyelimizi en etkin şekilde kullanmak için kullanabiliriz. Bu şekilde “Bilgi mi seni yönetiyor, yoksa sen mi bilgiyi?” sorusunun cevabına ulaşabiliriz. Seviyeler arası geçiş mümkün ve kitapta detaylı olarak örneklerle birlikte anlatılıyor. Yeter ki, bilinçaltımızın bizi hangi seviyeye yönlendirdiğini bilelim ve değişmek için istekli olalım.

Kendimizin en iyi versiyonunu bulmak ve her gün adım adım daha iyi bir seviyeye ulaşmayı amaçlasak, nasıl bir hayatımız olur bir düşünün? Bizi aşağıya çeken ağırlıkları atmadan yükselemeyiz. Karşımıza çıkan engelleri, bağlandığımız ve sıkı sıkıya tutunduğumuz şeyler ile farkında olmadan tuğlalarla örüyoruz. Daha sonra da bize acı verdiği için objektiflikten uzaklaşarak, o duvarlar içinde hayatımızı sürdürmeye çalışıyoruz.

Bu farkındalıkla, tüm ağırlıklarınızdan kurtulmuş, bilginin ışığında öz varlığınızla dost bir hayat yaşamanızı diliyorum.

Sevgilerimle

Şenay Güçer


YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.