DOLAR 7,3125
EURO 8,633
ALTIN 475,925
BIST 1060,59
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 32°C
Az Bulutlu

Eğitim sistemimizde öğretme noktasında kısa devreler…

Merhaba değerli okuyucularım,

Eğitim sistemimizin kanayan yaraları çok fazladır. Sarmakla, saymakla bitmez. Bir dokun bin ah dinle misali…

Şûra üzerine şura yapılabilir. Ancak öğrenme noktasından baktığımızda sorun; öğrencilerin bir kısmının öğrenme özürlü olması değil birçok eğiticinin öğretme özürlü olmasıdır. Öğrencinin; öğrenme özürlü olarak etiketlenmesi yanlıştır.

Öğretmenlerinin kalın kafalı, topluma bir faydası olmaz dedikleri kişiler ünlü bir kişilik, yazar olabilmektedir. Örneğin Leo Tolstoy bunlardan biridir. Hacı Murat, Savaş ve Barış, Anne Karenina isimli müthiş eserleri yazmıştır.

Sorun; eğitimcinin farklı öğrenme stilleri ( görsel, işitsel, dokunsal, uygulamalarla, hikâyelerle, oyunlarla öğrenme, mizacı göz önüne alma vb) olan çocukların öğrenmelerini kolaylaştırmak için değişik yollar bulmaya isteksiz olmasıdır. Öğrencilerden görsel olanlar tahtaya yazılanlara (ya da yansıyanlara), işitsel yazılanın ifade edilmesine odaklanır. Dokunsal olan ise mesajın anlamına yoğunlaşacaktır. Özetle herkesin baskın bir öğrenme şekli vardır. Öğretmende kendi mizacına benzeyen çocuklarla iyi anlaşır, kendini derste rahat hissederler. Bu tür öğrencilerinde içinde işleyen program hocayla benzer olduğundan, bilgi ve deneyimi beğendikleri şekilde alacaklar, eğiticiyle benzer frekansta olmanın tadını çıkaracaklardır. Eğitici kendi psikolojik şemasına yakın çocukları zahmetsiz kişiler olarak görecektir. Öğretmene benzemeyenlerse bilgi almada zorluk çekecekler, hoca da bu tür kişilere bir şey öğretmenin güç olduğunu düşünebilecektir.

Hiperaktif çocuklar ve özellikleri

Bir de bazı çocuklarda hiperaktiflik ve dikkat eksikliği vardır. Bu tür öğrenciler ellerinde olmadan yerinde duramazlar, her zaman el şakaları yaparlar. Daha annelerini karındayken, doğmadan tekmelemeye başlarlar, sanki bir canavar doğacakmış gibidirler. Koşturduklarında frenleri olmadıklarından çarptıklarını patates çuvalı gibi düşürürler. Her daim aceleci olup, hızlı yer hızlı konuşurlar. Odaklanma güçlükleri olan bu öğrencilerin gözlem altında tutulması ve bunlara hoşgörüyle yaklaşılması gerekmektedir. Eğitimci öğretim tekniklerini çocuklara göre değil de keyfine göre belirlerse sorun çıkar. Öğrencileri tanımadan, öğrenme tarzlarını , çoklu zekayı bilmeden veya tembelliğinden öğrenme olayını tam olarak gerçekleştiremez. Öğretmenin çözmesi gereken problemler günah keçisi olarak öğrenciye yıkılmamalıdır. Öğretmenin yetkinliğini konuşturamadığı bir ortam yönetiminde her zaman savunma mekanizmalarına başvurulur. Eğitmen evde hazırlık yapmazsa kem küm le ya da kakara kikiriyle lay lay lom yaparsa sonuç herkesin şüpheli paket gibi birbirine baktığı bir ortama dönüşür.

Sınıfta ön sıralarda oturmanın da avantajları yanında olumsuz yanları da vardır. Bunlardan biri bazı hocaların hararetli konuşmalarıyla tükürük banyosu yapan bir kişi
olarak tavsiyem; eğitimciyle göz teması sağlamak, beden dilini çözmek ve dinlemenin her türlü avantajından faydalanmak adına orta sıralar da oturmak akıllıcadır. Eğitimcinin kendini dinler bildiği ve aşina yüzler her zaman kazançlıdır. Öğretmenin göz bebeği olma yolunda stratejik pozisyonu değerlendirme; kısa zamanda bu duygusal bağı nota yansıtır.

Kıymetli öğretmenler! Öğrenme kolaylığı veya güçlüğü sizin en doğru ve yeni sunum tekniklerini gayretkeş bir şekilde uygulayıp, uygulamadığınıza bağlıdır. Başarılı öğretmen çocuğun içindeki aslanı, kaplanı, pırlantayı çıkarandır. Esas mesele, öğrencilerin hobilerini, yeteneklerini ve potansiyelleri ortaya çıkarıp kendilerini aşmalarını sağlayabilmektir. Saldım çayıra Mevla kayıra sistemi arzulanan sonucu vermez.

Öğrencilerin tek ufuk çizgisi sınavlar olmaması gerekir. Eğitim aralarına duygu yükleyecek güzel konular, kültürel kazanımlar, filmler, videolar serpiştirelim. İnsan ve duyarlı bireyler olmalarını sağlayalım. Yoksa çocuklar; bizleri (anne babalarını) köle zannediyorlar. İsteklerini yaptırmaya formatlanmışlar, çocukların gözünde nesnelerin değeri bile bizden (anne babalarının değerinden ) fazla, sevgi ve paylaşım yok deyip dururuz.…Aslında her şey bir yansıma. Neyi verirseniz onu alırsınız. Şarkı istiyorsanız notalar setine, ağaç istiyorsanız sağlam tohuma ihtiyacınız var. Felsefesiz, ruhsuz, duyarsız yapay zekâlar yetiştirmeyelim. Çocuklarımızın dünya vatandaşı olmaları için hep birlikte çaba harcayalım. Bunun için eğitimcileri olarak onların bir parçası olun, sevin, kendinizi de sevdirin, etkinin tepki oluşturacağını aklınızdan çıkarmayın. Bir öğrencinin fazla eleştirilmesi hocaya, derse ve okula karşı soğukluk getirebilir.

Geliştirilmesi gereken yan ifadesini kullanarak bir katkıda bulunabiliriz. Evdeki sorunlarını bilmediğimiz çocuğun öğretmeniyle yaşadığı sorunlarının artması öğrenciye kaldıramayacağı yüklerle yüzyüze getirir, işin tuzu biberi olur. Dolayısıyla başarısızlığa, uyumsuzluğa ve mutsuzluğa davetiye çıkarır.

Hatasız kul olmaz, bunu düzeltmenin yolu azarlamaktan geçmez. Güzel güzel konuşarak, anlatarak, hoşgörülü olmak gerekir. Öğretmenler de genç oldular, kusursuz doğmadılar. Onların görevi öğrencileri kırmadan eğitmek değil mi? Eğiticilerin çocukları nasıl kazanacaklarsa öyle davranmaların da her iki taraf için faydalar vardır. Şımartmadan biraz gururlarını okşamakta çoşku için yeterlidir.

Bir an için Karşıyaka’daki orta öğrenim yıllarıma (altı yıl aynı okul) dönüp baktığımda öğretmenlerimizin çoğunun kaliteli insanlar olduğunu söyleyebilirim. Gerçi müdür hazretleri başta olmak üzere birkaç idarecilerimiz bulundukları konumdan mı bilmiyorum bayağı acımasızdı. Genellikle çakma değillerse idarecilerle aram fena değildir. Zaten isim gereği idareci, durumu idare eden adamdır. Ortam yönetimi iyi yapıyorsa zaten bir sorun yaşamaman gerekir.

Belki de eti senin kemiği benim ya da hocanın vurduğu yerde gül değil ama diken biter döneminde heybetli müdür makamına öyle birisi gerekliydi. Heybetli diyorum çünkü malum şahsın salavatla girilen odası ( kalp krizi dahil başına ne gelecek belli değil) neredeyse yarım futbol sahası, masası ise iki metre en, üç metre boyuyla kendisine iki büklüm eğilmeden (ruku vaziyeti) ulaşmanın olanaksız olduğu sanki gölge başbakanın makamı gibiydi.

Müdür hazretlerine bir dilekçe vereceksen, ya da bir mühürlü imza alacaksan masasına dokunmadan ipde kurutulan çamaşır gibi asılı kalma becerisi göstermen gerekirdi. Masaya dirsek teması kaşların kalkışı demekti. Hazretin negatif enerji alanında nötron canavarlarını uyandırmadan, müdürün nöronlarına dokunmadan heykel oynuyormuş, ölü balık gibi donuk ifadeyle öylece beklemek gerekirdi. Hazretin ağzı kulalarına vardığı çok nadir anlarda kendisinden kadrolu bekçi muamelesi görüp kamu otoritesi gibi ego yapardık.

Nazilerin gaz odasına benziyor

Hazretin makamı; toprak renkli, sigara dumanlarıyla, sisli, bulutlu ve her an kusacakmış haliyle Nazilerin gaz odasına benziyordu. Nöbetçi öğrenci (kötü, yaramaz çocukların bekçisi) olarak odasına girmek zorunda kaldığında bir gestapo selamımız eksikti. Sonucunu kestiremediğim için çok istememe rağmen bu dileğimi rafa kaldırdım. Destur gelene ( Söz verilene) kadar derin dondurucuda kalmış buz kalıbı gibi milim kıpırdamadan hazır olda beklerdik. Yani bizim askerliğimiz biraz erken başlamıştı diyebilirim. Salondan pardon odasından çıktığında bir kazaya kurban gitmediğime bin şükür edip yine ucuz kurtardık derdim. Okulda nöbetçi jandarma görevi bir parça müdürün gazabından korunma şemsiyesi sağlıyordu. Gazete çıkarmamıza da yardımcı oldu. Müdür hazretlerinin olduğu ortamda (sağı solu belli olmadığından) küçük bir hata yaptığında ( örneğin numaran okunduğunda sesin az çıktığında, yanındakiyle küçücük bir konuşma yaptığında) hoşgörü gösterilmez. Alim Allah bir ölmediğin kalırdı. Kükremeye her zaman hazır ölümcül bakışlar atardı. Müdürün normal bakışları tokat gibi yeterdi. Bence bu zat, dengesiz kelimesinin sözlükteki tam karşılığıydı. Diline, eline iş bırakmazdı. Hık, mık diyenler sorgusuz, yargısız infazla soluğu hastanelerin acil servislerde almaktan beter olurdu…

Çılgınlık derecesinde sıra dışı özgün

Boşuna, gücü göstermek isteyen başka türlü var olamayanlardır dememişimdir, … müdürün aksine kıymetli öğretmenlerimle ilgili hatırladığım dört güzel öğretiyi, katkıyı başarımda örnek almışımdır… Çılgınlık derecesinde sıra dışı, özgün, ilginç olmaları, bir film izler (bazen korku filmi ) gibi onları dinler , şimdi sırada ne var diye meraklanırdık. Delikanlılar olarak bize gıybet malzemesi çıkardı…

Bazılarının özel yaşantılarını anlatacak kadar bize yakın olmaları, bizi güldürmeleri, eğlendirmeleri. Daha doğrusu bizi öğrenme havasına sokmaları. Derse süper hazırlıklı donanımlı gelmeleri. Yetmiş kişilik sınıflarda çıt çıkmadan gösterdikleri performans, sunum yetenekleri. Sanki kendi evlatları gibi bizleri ve sınıfın iflah olmaz asker kaçaklarını yetiştirme konusunda ölümüne mücadeleleri. Sonuç; en arka sıradaki en tembel sayılan arkadaşımızın bile kimya mühendisi olması. Allah hepsinden razı olsun. Darısı okuyan gençliğimizin başına …Eğitim sistemimizde öğretme noktasında kısa devreler…

 

 



YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.